Bu tebliğimizde, İslam dünyasında Calinus olarak bilinen ünlü tabip ve filozof Galenos’un gerek İslam dünyasında ve gerekse Batı dünyasında felsefe ve tıp ahlakı açısından önemli bir yeri olan ve günümüze kadar ulaşan Arapça tek yazma nüshası bulunan bu eserinin incelemesi ve tercümesiyle beraber bu Tıp Tarihi Kongresinde ele alacağız.
I-Galenos ve Kitabı Hakkında
1-Claudios Galenos, M.S. 131 yılında Bergama’da doğmuş ve Roma veya Bergama’da 201 de ölmüştür. İlkin felsefe okuduktan sonra muhtelif merkezlerde Tıp tahsil etmiş ve Bergama ile Roma’da hekimlik yapmıştır. XVII. Yüzyıl ortalarına kadar Aristo ile beraber, on dört asır boyunca bütün tıp dünyasını etkisi altında bırakmıştır. Yaptığı gözlemler ile özellikle sinir sistemi ve kalple ilgili olarak hayvanlar üzerinde yaptığı diseksiyonlar ile anatomide önemli buluşlar gerçekleştirmiştir. Büyük ölçüde ünlü hekim Hippokrates (M.Ö. 460-377)’dan etkilenmiş ve onun eserlerini açıklamalar ekleyerek Yunan Tıbbının zirveye ulaşmasını sağlamıştır. İslam dünyasına Galenos’un pek çok eseri tercüme edilmiştir. Özellikle 15 i felsefe olmak üzere 129 eserinin Arapça’ya tercüme edildiğini kaynaklar bahsetmektedir. O, Hippokratesle birlikte psiko-somatik hastalıkları tedavi eden ve Batlamyus (=Ptolemaios, öl: 168)’la beraber evrenin sırrını çözmüş bir bilgin olarak tanınır. O, aynı zamanda Hippokrates ile İbn Sina (980-1037) arasında bir köprüdür.
2-Galenos’un Felsefî Tıbbının Temelleri
Bilindiği üzere, Hippokrates ve Galenos tıbbının temelinde ünlü filozof Pithagoras (M.Ö. 570-494) ekolüne mensup Pithogorasçıların kurduğu Sicilya Tıp Okulu’nun görüşleri yer alır. Bu okul Pithagorasçı tabip ve filozof Alkmeon M.Ö. VI.y.y.) ile filozof Empedokles(M.Ö. 495-435)’in ontolojisi üzerine kurulmuştur. Eşyada adalet yani denge ilkesini esas alan bir okuldur. Nitekim Alkmeon sağlığı, sıcak-soğuk, yaş-kuru, acı-tatlı gibi zıtlar arasında dengenin yani adaletin kurulmasına, hastalığı da bu dengenin bozulmasına bağlamıştır. Keza Empedokles de bu dengeyi(=adaleti) toprak, su hava ve ateşten ibaret olan yani “anasır-ı erbaa”(=dört unsur) arasında görmüştür. Bunlar, Pithagorasçıların her şeyin temelinde gördükleri “kutsal dört”e uygun olarak “tabiatın dört kökü” olup, çeşitli oranlarda birleşerek dengeyi(=adaleti) sağlar. Böylece “Dört Hılt”(=kan, balgam, kara safra, sarı safra) ve “Dört Mizac”(=demevî, lenfavî, safravî, asabî) oluşur. Zaten mualece(=ilaç ile tedavi)nin temel espirisi, bozulmuş dengeyi yeniden sağlamak yani adaleti gerçekleştirmektir. Nitekim, bu dört hılt ve dört mizacın günümüze kadar geldiği ve psiko-somatik anlamda, psikolojide beden yapısı ve karakter arasındaki münasebet görüşünün temelini oluşturduğu bilinmektedir. “Tabiat” kavramının tıpta özellikle “mizac” anlamına gelmesi, “mizac”ın da “hılt”ların belirli oranda karışımı olması, ve bu karışımın dengeli olması sağlığı, dengesiz olması da hastalığı göstermesi, Tıbbı, aynı zamanda Astronomi’nin denge kavramına, Matematiğin oran ve uyum kavramına bağlamıştır. Zaten bu bağlayışı meşru kılan ontolojiyi Pithagorasçılar geliştirdi. Onlara göre, varlığın arkesi “sayı”dır. Varlıklar sayılardan ibaret olup, aralarındaki ilişkiler oranlardan ibarettir. Gök cisimleri daimi hareket halinde olduklarından canlı, ruhlu ve akıllıdırlar. Gök cisimlerinin belirli harmonileri vardır. Bundan evrenin müziği hasıl olur. Varlığı matematik yardımıyla düşünmeye çalışırlar. Pithogorasçı düşünme, varlıklar arasındaki denge ve oran vs., Mezopotamya, Hint, İran, Mısır ve Çin ve Yunanda kabul görmüştür. Pithagorasçılarda insanla evren bedeni arasında bir paralellik vardır. Pithagoras’tan etkilenmiş olan Platon bu paralelliği, toplumsal sınıfları, devleti, ruh katmanlarını ve erdem çeşitlerini de ilave eder. İnsan bedeni ile, devlet bedeni ve kozmos bedeni arasında bir paralellik aramıştır. Dengeyi(=adaleti), kozmoloji ile temellendirmiştir. Denge, uyum, adalet kavramı, Astronomi’nin incelediği Kozmos ile Tıbbın incelediği insan bedeni arasındaki paralelliğe temel vermiş, Ahlak da erdemin temelini oluşturmuştur.(Küyel,s.509-512)
Tıp-Astronomi münasebeti ile gökyüzünün yeryüzünü etkilemesinden İbn Sina da bahseder(Sayılı, s.179).Ayrıca İbn Sina hikmeti taksim ederken İslam düşüncesindeki geleneği yansıttığı şemasında; tıbbı, hareket eden ve değişen şeylere taalluk edenin bilgisi olan “hikmet-i tabiiye” ye dahil etmiştir(Yakıt, 52).
Görüldüğü gibi, Hippokrates ile İbn Sina arasında önemli bir halka olan Galenos’un felsefî ve tıbbî düşüncelerinin temeli bu görüşlerden ibarettir.
3-Galenos’un Adı geçen Kitabı
Süryani asıllı Arap hekim ve düşünürü Huneyn bin İshak(öl.260/873), , Galenos’un eserlerinin eksik de olsa bir listesini vermiştir ve bu listeden kendisinden sonra birçok biyografi yazarı istifade etmiştir. İşte bu listede yer alan Galenos’un eserlerinden biri de Yunanca adı “Hoti Ho Aristos Hiatros Kai Filosofos” adlı eseridir. Bu eser, küçük isim değişiklikleriyle kaynaklarda yer almaktadır. Mesela İbn Cülcül “Yenbaği li’t-Tabib en-yekûne Feylesûfen”(=Tabibin Bir Filozof Olması Gerekir); İbnu’n-Nedim ve Kıftî “Kitabun Fî Enne’t-Tabibe’l-Fadıl Feylesûfun”(=Erdemli Tabibin Bir Filozof Olduğu Hakkında Kitap), İbn Ebi Useybia “Kitabun Fi Enne’t-Tabibe’l-Fâdıl Yecibu En Yekûne Feylesûfen”(=Erdemli tabibin Bir Filozof Olmasının Zorunluluğu Hakkında Kitap) şeklinde bahsetmektedirler.
Biz de küçük de olsa bu farklı isimlerden, Galenos’un eserleri hakkında en geniş bilgileri veren İbn Ebi Useybia’nınkini esas alarak “Erdemli Tabib Bir Filozof Olmak Zorundadır” adını kullandık ve bu adla tercüme ettik. Zaten Yunanca adı da bu anlamdadır. Günümüze ulaşan Arapça tek yazma nüshanın üzerinde muhtemelen müntensih tarafından yazılmış “Kitabu Calinus Fî Ennehu Yecibu en-Yekûne’t-Tabibu’l-Fâdılu Feylesûfen”(=Calinus’un Erdemli Tabbibin Bir Filozof Olmasının Zorunluluğu Hakkındaki Kitabı) şeklindedir. Tebliğ metninin sonunda bizzat orijinalinden tercümesini verdiğimiz bu tek nüsha Arapça yazmayı, H. 457 Rebiulahir’de /M. 1065 Mart’ta Halid b. Ebî Rebi’ el-Endülüsî istinsah etmiştir. (Süleymaniye, Ayasofya,3725), (72a-79b)
Batılı araştırıcılardan Walzer, bu Arapça nüshayı, ünlü Şarkiyatçı Ritter’le birlikte tanıtmıştır(Arabische Uebersetzungen Grieechische Arzte İm Stambuler Bibliotheke, (Tür.E.6696)). Walzer,daha önce bu eseri Yunanca aslı üzerinden tanıtmıştır( New Light On Galens Moral Philosophy, Classical Quarterly,XLIII,1943, 82-96, London) Eserin Yunanca aslı asıl için (Bkz. Küyel, s.501 ve orada bahsettiği kaynaklar)
Eserin başlığı hakkında Batı dünyasında yapılan araştırmalarda şu şekilde zikredilmiştir. Steischneider. “Das ein guter Artz Philosoph sein müsse” (Die griechischen Aertze im arabischen Üebersetzungen, Virchow’s Archiv, 124, 1891, No,59,s.293); Leclerc “Qu’un bon Médecin doit être Philosophe” (Hist. De la Médecine Arabe, I,s. 247-248), Leroux, Paris, 1876); Gabrieli “Che il medico distinto debba eser filosofo” (Hunain b. İshak, Isis, VI, 1924, s. 287); Max Meyerhof “That The Best Physician must be Philosopher” ve “ Quod Optimus Medicus sitquoque philosophus” (New Light…s.649) şeklinde çevirmişler Sarton, Galenos bahsinde “Medical Philosophy and Deontology” adı altında bahsetmiştir (İntr., I,s. 304) (Bkz. Küyel, s.502)
Adı geçen eser Prof. M. Küyel tarafından Arapça metin ile beraber Türkçe’ye tercüme edilmiş ve “Bilimin Felsefeye dayandığı Görüşünün Bir Timsali Olarak Galenos” adıyla yayımlanmıştır. Tercümesinde eserin başlığı : “Galenos’un “Erdemli Bir Hekimin Filozof Olması Gerekir” adlı Kitabı” şeklindedir.(Bkz. Erdem, Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, C. IV, S.11,mayıs, 1988,s. 501-514, TTK, Basımevi, Ankara, 1989). Oldukça başarılı gözüken Küyel’in bu tercümesi ile bizim yaptığımız tercümede. özellikle bazı terimlerin ve cümlelerin ifadesinde kısmen farklılıklar vardır. Mesela başlıkta yer alan “hekim” kelimesinin orada kullanılması semantik olarak uygun değildir. “Erdemli Hekimin Filozof olması “ ne demektir? Zaten hekim kelimesi o dönemler itibariyle “Hakim” yani filozof karşılığı kullanılmaktaydı. Hekim zaten filozoftu. Çünkü Hakim kelimesinin hafifletilmiş bir telaffuzudur. Halbuki metnin aslında “tabib” kelimesi geçmektedir. Yani “işinde mahir, tedaviyi iyi yapan demektir. Şu halde tabib pratik bir anlam ifade ederken hekim teorik anlamda kullanılmaktadır. Zaten Galenos’un ifade etmek istediği husus ahlaki ve zihni anlamdadır. Öyleyse tabip, erdemleri kazanan ve felsefeyi bilen olmak zorundadır. Biz buna hekim dersek, hekimler zaten hakim yani filozof idiler, öyleyse filozof, filozof olmalıdır gibi garip bir ifâde ortaya çıkar.
II- Kitabın Muhtevası
Calenos’un bu eserinde yer alan ve iç içe anlatılmış bulunan hususları birbirinden ayırdık ve onları alt başlıklar altında inceledik
1-Galenos’un kendine ait fikirleri.
Eserde Galenos’un kendi ifade ve düşünceleri ve tavsiyeleri yer almaktadır. Bunlar şöyle ifade edilebilir.
Galenos’a göre, başarı kazanmak, ancak kabiliyet ve iradeyle olur. Başarısız insan ya bedensel bir yeteneğe sahip değil, yahut da yeteri kadar irade gösterip çalışmamıştır. Eğer hem kabiliyet sahibi hem de gerekli iradeyi gösterip kendini hazırlamışsa o zaman zafer tacını başına geçirmesi işten bile değildir. Tıpkı güreşçilerde olduğu gibi, başarısız olanın ya bedensel yani fiziki bir yeteneği yoktur, yahut da gerekli irade ve azmi göstererek iyi hazırlanmamıştır.
Galenos, “Hiçbir kimsede, Tanrı’nın rahmetinden verdiği kadarıyla, bu sanatı kabul etmede yeterli miktarda nefs kudreti yoktur” sözünü doğru bulmaz. Çünkü Tıp’ta becerilebilecek bir yetenek olmaması mümkün değildir. Çünkü Galenos’a göre evren aynı evrendir. Hippokrates zamanında neyse odur. Yıldızlar, seyyareler, vakitler hep aynıdır. Değişen bir şey yoktur.
Galenos’a göre, eskilerin uzun zamandan beri tedavülde bulunan sanatlardan bize bıraktıkları şeyler kolay olmayan birer erdemdir. Hippokrates’in uzun yıllar uğraşıp ortaya koyduğu şeyleri kısa zamanda öğrenmemiz kolay olmuştur.
Galenos’a göre, mal kazanma konusunda, yalnız bedenin ihtiyaçlarını karşılamakta zaruri olanı kafi miktarda elde etmekle yetinecek ve insanın artık yemek, içmek, giyinmek gibi ihtiyaçlarının olmaması ile fiilen ölmesi sözü ile yetinmeyecek bir kişinin bulunması mümkün değildir.
Galenos’a göre, tabiplerin Hippokrates gibi bütün şehirleri ve yerleşim birimlerini inceleyerek bilgisini ve tecrübesini geliştirmesi gerekir. Kişi zenginliği küçük görmeli ve sükûneti aramada büyük hırs ve istek göstermelidir.
Galenos’a göre, bir kimsenin erdemlerinden birini elde edip de diğer geri kalan zaruri erdemleri kazanmaması mümkün değildir. Bütün erdemler sanki tek bir doğru üzerinde dizilmiş gibidirler.
Galenos’a göre, Tıp ve felsefe birbirinden ayrılmaz. Nitekim o,“Sen, Tabip nefsine hâkim olmalıdır, iffetli olmalıdır, maldan uzak durmalıdır, âdil olmalıdır, ama filozof olmamalıdır” veya “sen, tabip bedenin tabiatını bilir, organların işlevlerini bilir, tedavi için gerekli istidlâlleri yapar ama Mantık Sanatı’nda tecrübeye ihtiyacı yoktur” dersen, abuk sabuk konuşup boşuna tartışıyorsun” demektedir.
Galenos’a göre: “Mâhir dokumacı veya kunduracıdan her biri, ancak kendi sanatında tecrübe sahibi olmak suretiyle işinin erbâbı olur, ama bir kimse aynı zamanda hem âdil, hem burhanda mâhir, hem de tabiatın ne olduğunu bilen kişi olması, buna karşılık uygulama yapmaması, tecrübe sahibi olmaması mümkün değildir. Bunu aksini söyleyenler hayası olmayan kimselerdir.
Galenos’a göre, Eğer Hippokrates’ın sözünü gerçekten benimsiyorsak, bizim evvela felsefeyi bilmemiz ve kullanmamız gerekir. Bunu yaparsak, o zaman Hippokrates’a benzeriz ve onun kitaplarında açıkladığı şeylerin hepsini gerektiği gibi bilir ve üzerimize düşeni yaparsak o zaman ondan da ileri gitmiş oluruz.
2-Hippokrates’a Ait Sözler:
Eserde sık sık ünlü hekim Hippokrates’ın sözleri yer almaktadır Galenos, sık sık Hippokrates’ı örnek göstermekte ve ondan alıntılar vermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Hippokrates : “Astronomi Sanatı’nın Tıp Sanatı’na olan faydası az değildir. Bu sanattan önce gelen sanat yani Geometri Sanatı’nın zarureti apaçıktır.”
Hippokrates: Bedenin tabiatının en ince ayrıntısına kadar araştırılarak çok iyi bilinmesini emredir. Bu bilgi Tıp Sanatı’nın bütün sözlerinin başında yer alır.
Hippokrates: Belirtileri(=arazlar= symtômlar) türleri ve cinslerine göre taksim etmeyi bilmeyen tabipler tedavideki yöntemi bulmada hataya duçar olurlar” demekte ve bununla Mantık Sanatı’nda tecrübe sahibi olmamız gerektiğini işaret etmektedir.
Hippokrates: “Bizim hastada şimdi ortaya çıkan, geçmişte ortaya çıkmış ve gelecekte ortaya çıkacak olan arazları en önce ele almak ve bilmek hususunda çok gayret sarf etmemiz gerekir” demiştir.
Hippokrates diyet konusunda gerekenleri söylemiş ve izlememiz gereken yolu da belirtmiştir.
3- Hippokrates’ın Yaptıkları
Hippokrates, eserlerinde doğru, düzgün ve seviyeli ifadeler kullanmıştır.
Hippokrates, kralların ayağına gitmemiştir. Mesela Pers Kralı Ardeşir’in davetine rağmen gitmemiştir. Ama Kral Perdikkos’un, kendi sanatına ihtiyaç duyduğunu, kendisinden daha ehliyetli birini bulamadığını öğrenince gidip, hastalığını tedavi etmiştir.
Hippokrates, Kranon, Taso gibi şehirler ile küçük beldelerdeki fakirleri tedavi için gitmiştir. Popolos şehri halkına ve diğer yerlere öğrencilerini göndermiştir.
Hippokrates, şehirlerin tabiatları için bir kitap yazma zarureti hissettiğinde bildiklerini tecrübeyle pekiştirmek için bütün Yunan şehirlerini, bizzat kendisi birer birer dolaşmıştır.
Hippokrates, güneye bakan, kuzeye bakan, doğuda olan, batı olan, çukurda kalan, yüksekte kurulan bütün şehirleri belirlemiş; ahalisi kanal suyu, kaynak suyu, yağmur suyu, göl veya ırmak suyu içenleri, tabiattan çok soğuk veya çok sıcak olarak çıkan suları kullananları, sularında boraks ve şap gibi eriyik kimyasal maddeler bulunanları, büyük bir akarsu veya göl veya dağ veya deniz kenarında oturanları vs. ye kadar incelemeyi ihmal etmemiştir.
4- Tabiplerin İçine Düştüğü Durumlar
Galenos’a göre, adı geçen eserde, tabiplerin içine düştüğü durumlar şöyle sıralanabilir.
Tabipler, yarışmalarda hem başarı kazanmak isteyen ama başarıya ulaşmak için yapılması gereken çalışmayı yapmak istemeyen yarışmacıların durumuna düşmüşlerdir.
Tabipler Hippokrates’a hayran ama onun yolundan gitmiyorlar.
Tabipler, ne Astronomi ne de Geometri Sanatı’na önem veriyorlar, ne de bu sanatlar hakkında bir şey bilenleri takdir etmek şöyle dursun, kötülüyorlar.
Tabipler, bedenin organlarının her birinin cevherlerinin bilgisini edinmek, neticeye ulaşmak, organların yaratılışı, büyüklükleri ve konumlarını bilmenin gerektiğini söylerler ama öğrenmek istemezler.
Zamanımızın tabipleri, Mantık Sanatı’nda tecrübe sahibi olmak söyle dursun, bu sahada tecrübe sahibi olan kişiyi, sanki faydasız bir şey yapmış gibi ayıplamaktadırlar.
Tabipler, hastada ortaya çıkan arazları(=symtômları, belirtileri) bilmeyi çok arzu ederler ama bu iş için terleme ve burun kanamalarını inceleyen kişileri de hileci ve icatcı diye ad takarlar.
Tabipler, hasta için verilecek gıda kararlarını yani “diyet” e de dikkat etmiyorlar.
Tabiplerin Hippokrates’e benzeyen yanları kalmamıştır. Onlar Hippokrates’a boşuna hayranlık duyuyorlar.
Tabipler Hippokrates’in sözlerini bile anlama yeteneğine sahip değiller, kitaplarını okumuyorlar, okusalar da okuduklarını anlamıyorlar, anlasalar bile öğrendiklerini, zihinlerinde kalıp yer etmesi için akıl süzgecinden geçirmiyorlar.
Tabipler, zenginliği erdemlikten daha şerefli zannetmektedirler. Bundan dolayı, onların içinden sanatta Feidius’a, resimde Apelleus’a ve Tıp’ta Hippokrates’ın hazâkatine sahip bir kimse yetişmemektedir.
Tabiplerin, Hippokrates’ın uzun yıllar uğraşıp bize intikal eden bilgilerini öğrenip ona erişmek için çaba göstermesi bir türlü mümkün olamamaktadır. Çünkü onlar, “zenginlik erdemlikten üstündür” ve “sanatlar insanların menfaatine değil, mal kazanmak içindir” fikrini ilke edinmişlerdir.
Tabipler bu zihniyetten dolayı Tıp’ta tecrübe sahibi olmaları mümkün olamıyor. Çünkü büyüklük, şeref ile zenginlik arzusundan dolayı, kişi birinden diğerine eğilim gösterince, ötekisinden vazgeçmek zorunda kalıyor.
Tabipler, içkiyi, tıka basa yemeyi, cimaya düşkünlüğü terk etmiyorlar, zevkinde ve sefasında yaşıyorlar, sükûneti tercih etmiyorlar.
Servet düşkünü tabipler gerçek birer tabip değildirler. Onlar aklı başında olmayanlardır(=harrâûn).
Tabipler, Tıp Sanatı’nı, takdir edilenin aksinde kullanıyorlar.
Tabipler, isimler üzerinde abuk, sabuk konuşuyorlar, boş yere tartışıyorlar. Tıpkı saksağanlar ve kargalar gibi didişiyorlar.
5- Erdemli Tabip Niçin Bir Filozof Olmalıdır? Bilmesi ve Yapması Gereken Şeyler Nelerdir?
Bu soruların cevaplarını yine adı geçen eserden söyle sıralayabiliriz:
Tabip zenginliği küçük görmeli ve sükûneti aramada büyük hırs ve istek göstermelidir.
Erdemli tabip, doğru ve düzgün bir yol tercih etmelidir.
Erdemli tabip, bütün hastalıkların kaç tür ve cinsi olduğunu, her birinin tedavisinde istidlâllerin nasıl yapılması gerektiğini bilmeli. Bedenin tabiatlarından imtizacın temellerini oluşturan Birinci, duyularla algılanan organları oluşturan İkinci, âlet konumunda olan organları oluşturan Üçüncü öğeleri bilmelidir.
Erdemli tabip, Mantık Sanatı’yla organların ne işe yaradığını, canlının bedenine ne gibi faydalar sağladığını, kıyas yoluyla tasdik edecek yani burhan yoluna gidecektir.
Erdemli tabip, Hippokrates çizgisinde olacak, beden tabiatını, hastalıkları ve onları tedavileri için yapılması gerekenleri bilecek. Mantık Sanatı’yla bu konularda tecrübe sahibi olacaktır.
Erdemli tabip, sükûneti arayıp, mal kazanmayı küçümseyecek ve dolayısıyla filozof olmaması için geriye bir şey kalmayacak.
Erdemli tabip, felsefenin Mantık, Tabiiyyat ve Ahlak gibi temel şubelerini elde etmesine engelleyen her şeyden uzak durmalıdır. Bunun için, mal kazanmayı esas gaye yapmayacak yani kendini ondan sakınacak, adalete aykırı işten uzak duracak, lezzete sırt dönecek ve bunun gibi diğer erdemlere de sahip olacaktır.
Erdemli Tabip, erdemlerden birini kazanıp, diğerlerini kazanmamazlık etmemelidir. Zira erdemlerin hepsi doğru bir çizgi üzerinde dizilmiş gibidir. Tıp tahsil etmek isteyenin, evvela zaruri olarak felsefe öğrenmesi, sonra da tecrübe kazanarak bilgi ve becerilerini artırması ve nihayet filozof olması gerekir.Bunun için her hangi bir burhan getirmeye gerek yoktur.
Erdemli tabip, Hippokrates’ın sözünü gerçekten benimsemeli, felsefeyi bilmeli ve ve kullanmalıdır.
Erdemli tabip, Hippokrates’ın kitaplarında açıkladıklarının hepsini gereği gibi bilip üzerine düşeni yapmalı. İşte o zaman ondan da ileriye gider.
Kitabın Etkileri
İslâm düşüncesinin klasik kaynaklarından İbn Cülcül’ün, “Tabakatu’l-Etibba ve’l-Hukemâ” adlı eserinin 2. Tabaka’sında, Hippokrates’ı anlatırken Galenos’un bu kitabından bir alıntı yapmaktadır. Eserin adını “Yenbaği li’l-Tabibi En-Yekûne Feylesûfen”(=Tabibin Bir Filozof Olması Gerekir” şeklinde vermektedir. Buradan yaptığı alıntı da şöyledir: “Galenos’un ‘Tabibin Bir Filozof Olması Gerekir’ inde zikrettiğine göre, Pers Kralı Dârâ oğlu Dârâ’nın dedesi Kral Ezdeşir (= Erdeşir) zamanında idi. O, Hippokrates’ı kendisine ârız olan bir hastalıktan tedavi için davet etti, fakat o bundan çekindi(=gitmedi). Çünkü Ezdeşir, Yunanlıların düşmanı idi. Fakat Yunan Krallarından ikisinin davetini kabul etti ve onları tedavi etti ve onlara yakın oldu. Çünkü o iki kralın ahlakı düzgündü. Bununla beraber o ikisi hastalıklarından kurtuldukları için teklif ettikleri bir mevkiye rıza göstermedi. Ezdeşir de, Hippokrates’ın kendisine sohbet dostluğu etmesi için önüne bin kıntar altın döktürdü. O ondan da geri durdu. Galenos bir makalesinde ‘Kim Hippokrates’ın ilmini isterse, erdemlik ve ona rağbet hususunda onun yolunu tutsun ve rezillikten sakınsın’ demiştir.” (İbn Cülcül, s.17) Bu kitaptan İbn Cülcül’ün alıntıları bu kadardır. Tabakâtı’nı edisyon kritik yaparak neşreden Fuat Seyyid de koyduğu dipnotta, İbn Cülcül’den alıntı yapan diğer kaynakları vermektedir.(Bkz. S. 19)Biz zaten bu kaynakları burada ele almaktayız.
Mes’udî(öl. 345/956), “et-Tenbih ve’l-İşrâf” adlı eserinde Galenos’un bu kitabından olduğu kadar bir diğer kitabından da alıntı yapmaktadır. Konu yine Hippokrates’ın Kralı’ın davetine gitmeyiş sebebidir.Nitekim Mes’ûdî şöyle demektedir. “ Bunu daha önce Galenos’un Huneyn bin İshak’ın tercüme ve şerhini yaptığı ‘Hipokrat Yeminlerinin Tefsiri’ adlı eserinde bahsetmiştir. O vakitler kendi yönetimi altında olan Yunan şehirlerinden Kus şehrine yöneldiğinde Kral Ardihşat (?) ona ikram olarak kantar kantar mal verilmesini ve taşınmasını emrettiğini hikaye eder. Zira o vakitler Pers diyarından apatik (=duyumsuzluk) adı verilen bir hastalığın mevcudiyeti haberini almıştı. Hippokrates bundan dolayı çekindi. Zira bu hastalıktan Perslerin tam olarak şifa buldukları görülmemişti. Zaten onlar Yunanlıların düşmanlarıydılar”(Mes’ûdî, s.114).
İslâm düşüncesinin klasik kaynaklarından olup aşağıda isimlerini vereceğimiz 3 ayrı Tabakât kitabında ise Calinos’un bu eserinin sadece ismen bahsedilmektedir.
İbnu’n-Nedim(öl. 385/995) “el-Fihrist” adlı eserinde bu kitabın adını, “Kitabun Fi enne’t-Tabibe’l- Fadıl Feylesûfun”(= Erdemli Tabibin Bir Filozof Olduğu Hakkında Kitap) şeklinde vermektedir.(İbnu’n-Nedim, s.352)
Keza Kıftî(öl: 646/1248), “Kitabu İhbâri’l-Ulemâ Bi-Ahbâri’l-Hukemâ”sında eserin adını aynen İbn Nedim gibi vermiştir. Zaten ondan nakletmiştir.(Kıftî, s.92)
İbn Ebi Useybia(öl. 668/1269), “Uyûnu’l-Enbâ’ Fi Tabakâti’l- Etibbâ” sında kitap hakkında tek bir makaleden ibaret olduğu söylemekte ve adını “Kitabun Fi Enne’t-Tabibe’l-Fâdıl Yecibu En Yekûne Feylesûfen”(Erdemli Tabibin Bir Filozof Olmasının Zorunluluğu Hakkında Kitap) şeklinde vermektedir.(İbn Ebi Useybia, s. 146)
Ünlü bilgin Birunî(öl. 443/1051), “Kitabun Fi Tahkik Mâ li’l-Hind” adlı eserinde, Galenos’un bu kitabından bahsetmiş ve bilimdeki birlik, süreklilik ve ilerleme olgusuna bir delil olduğunu vurgulamıştır( İndia,C.3,s.152,Sachau Çevirisi Küyel’den naklen,s.504)
Eserin İslam dünyasındaki yankıları hakkında en mücmel yankıyı M. Arkoun’un ifadelerinde bulmaktayız. Gerçi o, Galenos’un bu eserini hiçbir gerekçeye dayanmadan apokrif, dese de İslam dünyasındaki etkilerini söylemeden de geçemez. Nitekim şöyle demektedir: “ Tıbbu’r-ruhani( la médecine spirituelle) kavramı, derin ilmi bir sezgi üzerine oturur. Günümüzde tıp ve psikolojinin ilerlemesine bağlı olarak psikosomatiğin gelişmiş bir branşını ortaya çıkarmıştır. Böyle bir sentez, “Erdemli Tabibin Bir Filozof Olması Zorunludur” adlı eserin yazarı Galenos’a borçludur.Her ne kadar bu risale apokrif olsa da, ismi Ortaçağ’ın bütün filozof ve tabiplerine iyi bir ideal telkin etmiştir. Ebu Bekir Razi(öl: 313/925) ve İbn Sina’nın eserleri yalnız başına bu gözlemi resmetmeye kafidirler. İbn Miskeveyh(930-1030) de Tehzibu’l-Ahlak’ın VI. Bölümünü yazmak için, hemşehrisi Razi’nin açık bilgi dolu, mükemmel incelemesini tam anlamıyla kullanmıştır.”(s.307-308). Arkoun ayrıca ruhani tıbbın Galenos, Razi ve İbn Sina’da pratik olarak bütün etik alanı kapladığını bununla beraber İbn Miskeveyh’in, ruhani tıbbı erdemli faaliyetin zorunlu bir tamamlayıcısı olarak gördüğünü de söyler. Arkoun’a göre, geçmişin tıbbu’r-ruhani anlayışının ve günümüzde psikosomatik araştırmalarının temelini –her ne kadar akokrif dese de-Galenos’un bu eseri oluşturmaktadır.
Gerçekten gerek İslam düşüncesi ve gerekse Batı’ya etkileriyle oluşan düşüncelere baktığımızda, Platon’un psikolojisi, Hippokrates’ın tıbbı, Aristo’nun fiziği ve Galenos’un felsefî tıbbının tüm Ortaçağ ilim hikmet anlayışının hâkim bir kompozisyonu olduğunu görürüz. Nitekim bütün filozoflar, makro kozmos- mikro kozmos arasında kesin ve güçlü bir ilişkinin prensibi üzerine oturmuş bir sentezin temel öğretilerini kullanmışlar ve böylece insanı, kainatın bu yapısının kendisinde yansıdığı bir varlık olarak görmüşlerdir.
Şimdi de bu eserin tarafımızdan yapılan tercümesini verelim.
ERDEMLİ TABİP BİR FİLOZOF OLMAK ZORUNDADIR
Rahman ve Rahim Allah Adıyla
Yüce Allah’tan yardım dilerim
Calinus’un “Erdemli Tabib’in Bir Filozof Olmasının Zorunluluğu” Hakkındaki Kitabı
(İshak bin Huneyn Çevirisi)
(80 b) Calinus dedi ki: Tören müsabakalarında zafer kazanmaya can atan, fakat yapmaları gerektiği şeylerin hiç birini yapmayan pek çok yarışmacının başına gelen şeyler, tabiplerin de bir çoğunun başına geliyor. Öyle ki onların çoğu Hippokrates(= Bukrat)’ı methediyor ve onu bütün tabiplerin önüne geçiriyor, her hususta gereğinden başka ne varsa yapıyor ve kendilerini ondan üstün görüyorlar. Şöyle ki Hippokrates: “Astronomi Sanatı’nın Tıp Sanatı’na olan faydası az değildir. Bu sanattan önce gelen sanat yani Geometri(=Hendese) Sanatı’nın zarureti apaçıktır.” demesine rağmen bu tabipler, bu iki sanattan hiçbirine gerekli önemi vermiyorlar hatta bu ikisi hakkında bir şeyler bilenleri de kötülüyorlar.
Hippokrates, bedenin tabiatının en ince ayrıntısına kadar araştırılarak(=istiksa’) çok iyi bilinmesini emreder. Onun kanaatine göre bu bilgi tıp Sanatı’nda bütün sözlerin başında yer alır.Fakat bu tabipler hem bu konuda organlardan her birinin cevherinin bilgisini edinmekten ve bu bilgiden varılacak neticelerden,organların yaratılışından, büyüklüklerinden, birbirleriyle olan konumlarının gerekliliğinden haberdar olmayı şiddetle arzu ederler, bununla beraber bu organların yerlerini öğrenmekten de geri dururlar.
Hippokrates: “Belirtileri(=arazları) türleri ve cinslerine göre taksim etmeyi (81 a) bilmeyen tabipler tedavideki yöntemi bulmada hataya duçar olurlar” demiştir. Bu sözleriyle o, bizim Mantık Sanatı’nda tecrübe sahibi olmamız gerektiğine işaret etmektedir. Ama şu bizim zamanımızın tabipleri, bu konuda da tecrübe sahibi olmaları şöyle dursun, Mantık Sanatı’nda tecrübe sahibi olan kişiyi, sanki hiç faydası olmayan şeyde tecrübe sahibi olmuş gibi ayıplamaktadırlar.
Bunun gibi yine Hippokrates: “Bizim, hastada şimdi ortaya çıkan, geçmişte ortaya çıkmış ve gelecekte ortaya çıkacak olan arazları en önce ele almak ve bilmek hususunda çok gayret sarf etmemiz gerekir” demiştir. Fakat bu tabipler, sanatın bu kısmını da şiddetle arzu ederler ki, onlar, işini iyi yapan, terleme ve burun kanamasını öncelikle ele alan kişiyi, hileci ve icat çıkaran diye ad takarlar. Onlar kendilerininkinden başka şeyler öngörüldüğünde kabul etmemeleri ne kadar uygundur? Onların, hastalıktan ortaya çıkacak neticeyi dikkate alarak vereceği gıda kararından hayli uzak olması ne kadar da uygundur. Halbuki Hippokrates’ın diyet (=takriru’l-gıda) hususunda izlememizi buyurduğu yol budur. O halde, onlar için ortada Hippokrates’e benzeyen acaba ne kalmaktadır? Onlar ona benzemek şöyle dursun, metni bile anlama yeteneğine sahip değildirler, zira Hippokrates, doğru, düzgün ve seviyeli bir ifade kullanıyor. Halbuki bunların hali, onun halinin tam tersidir. Biz onların çoğunun, iki yerde bulunan tek isim hakkında tasavvuru imkansız şekilde hata ettiklerini görüyoruz. Ben şahsen öyle görüyorum ki, onların hepsinin Hippokrates’a olan hayranlıklarının hangi sebepten ötürü olduğunu sormamız gerekir. Çünkü onlar onun kitaplarını okumuyorlar, okusalar da okuduklarını anlamıyorlar, eğer anlasalar bile öğrendiklerini, zihinlerinde kalıp yer etmesi için bilgilerini akıl süzgecinden geçirmiyorlar.(81 b)
Ben de diyorum ki, insanların güzel görüp de hakkında doğru bilgiye ulaşmak istedikleri şeylerin hepsinde olan başarıları, ancak bir irade ve bir kuvvet sayesinde olur. Eğer bir kimsede bu ikisinden biri yoksa, o kimse zaruri olarak amacına ulaşmaktan yoksun kalır. Amaçlarına ulaşamayan güreşçileri görmüyor musun? Onlar ya bedenlerinin tabiatı güreşe elverişli olmadığı için, yahut da amaçları için gerekli tecrübeyi kazanmayıp az çaba sarf ettikleri için amaçlarına ulaşamıyorlar. Fakat tabiatları elverişli olan ve bu yolda hiçbir şeyi esirgemeden tecrübe sahibi olanın başına, müsabakalarda galip gelinlerin hak etmiş oldukları taçların bir çoğunun konmasına hiçbir engel kalmaz. Zira onlarda ya alışılmış miktarda bir kuvvet ve bir irade bulunmadığını, yahut da -bunlardan biri varsa bile ötekisi yoktur- bu sanatta gerekli tecrübeden yoksun olduklarını görmüyor musun?
“Hiçbir kimsede, Tanrının rahmetinden verdiği kadarıyla, bu sanatı kabul etmede yeterli miktarda nefs kudreti yoktur sözünün ben şahsen doğru bir söz olduğunu sanmıyorum. Zira alem, ister zamanımızda, isterse o zamanda olsun hep tek ve aynı halde bulunmaktadır. Vakitlerin düzeni de, güneşin devirleri de değişmemiştir. Gerek sâbit yıldızlar ve gerekse hareketli yıldızlar(=gezegenler) içinden başka bir yıldıza onu değiştirecek, bu sebeple de günümüzün insanlarının, kötü şekilde yönetimine sebep olacak bir olay meydana gelmiş de değildir. Onların, zenginliğin erdemlikten daha şerefli olduğunu zannetmeleri ise, istifade edileni daha tercih etmelerinden dolayı, onların aralarında sanatta Feidius, resimde Apelleus’un, Tıp’ta Hippokrates’ın hazâkatine sahip bir kimsenin bulunmamasından ileri gelmektedir.
Eskilerin uzun zamandan beri tedavülde bulunan sanatlardan bize bırakmış oldukları(82 a) şeyler bir erdemdir; bunlar kolay şeyler değildirler. Hippokrates’ın uzun yıllar uğraşıp ortaya koyduğu şeyleri bizim kısa zamanda bilmemiz kolay olmuştur. Biz ömrümüzün geriye kalan kısmında, bu sanatta arta kalan bilgileri ortaya çıkardık. Ancak, öğrenenin bunlara erişmek için çaba göstermesi bir türlü mümkün olamamaktadır. Çünkü öğrenen “zenginlik erdemden üstündür” ve “sanatlar insanların menfaatine değil, mal kazanmak içindir” fikrini ilke edinmektedir.
Bu sanatta amaca ulaşmak bakımından bizim dışımızdaki diğer toplulukların çoğu bunu mesele yapmıyorlar. Bundan dolayı, bu sanatta her hangi birinin tecrübe kazanması(=ehil olması) mümkün olmuyor. Büyüklük, şeref ile zenginlik arzusundan dolayı hal böyle olunca, kişi birinden diğerine eğilim gösterince, ötekisinden vazgeçmek zorunda kalıyor. Bak bakalım; şu zamanımızda, mal kazanma konusunda, yalnız bedenin ihtiyaçlarını karşılamakta zaruri olanı kâfi miktarda elde etmekle yetinecek, “tabii zenginliğin tanımı olan “insanın artık yemek, içmek, giyinmek gibi ihtiyaçları olmaması ile fiilen ölmesi” sözü ile yetinmeyecek, bir kişiyi bulduğumuzu söyleyelim. Bu mümkün mü?
Şayet biz, durumu böyle olan birini bulursak o kimse artık kralın(=melik) ayağına gitmez, tıpkı Hippokrates’in yapmış olduğu gibi. Çünkü o, Fars kralı Ardeşir’in davetine rağmen onu görmeye gitmemiştir. Ama Hippokrates, kral Perdikkos’un kendi sanatına ihtiyaç duyup, zamanında kendisinden daha ehliyetli birini yerine koyamadığından dolayı, gidip onun hastalığını tedavi etmiştir. Hippokrates, Kranon ve Tasso şehrindeki veya küçük bile olsalar diğer bir çok yerleşim yerlerindeki fakirleri, gidip tedavi etmiştir. Popolos şehri halkına ise diğer öğrencileri göndermiştir (=anlaştırmıştır). Şehirlerin tabiatı hakkında bir kitap yazmak zarureti hissettiğinde,kıyas yoluyla bildiklerini tecrübeyle pekiştirmek için, bütün Yunan şehirlerini, bizzat kendisi birer birer dolaşmıştır. Bu arada şehirlerin güneye bakanı ile kuzeye bakanını, doğuda olanı ile batıda olanını incelemiştir. Çukurda kalanı ile yüksekte olanı da belirtmiştir. Ahalisi kanal suyu veya kaynak suyu veya yağmur suyu veya göllerin suyu veya ırmakların suyunu kullanan şehirleri de incelemiştir. Ahalisi tabiattan çok soğuk veya çok sıcak suları kullananları veya içinde boraks veya şap kuvveti veya benzer şeylerin hakim olduğu suları kullananları, şehrin büyük bir akarsuyun veya bir gölün veya bir dağın veya bir denizin kenarında olup olmadığını veya anladığımız diğer şeyleri anlatmayı bile ihmal etmemiştir.
O halde durumun böyle olmasını isteyen bir kimsenin sadece zenginliği küçük görmekle kalmaması, aynı şekilde sükûneti aramakta büyük bir hırs ve istek göstermesi de gerekir. Öyleyse içkiyi, tıka basa yemeyi veya cimaya düşkünlüğü, kısaca, zevkinde ve sefasında olmayı tercih eden birinin sükûneti araması(=bulması) mümkün değildir. Öyle zannediyoruz ki, erdemli tabibin de o halde, doğru ve düzgün yolu tercih eden biri olması gerekir. Onun aynı zamanda Mantık Sanatı’nda iyi tecrübe sahibi olması lâzımdır. (83 a) Tâ ki bütün hastalıkların kaç tür ve cinsi olduğu, bunların her birinin tedavisinde istidlallerin nasıl yapılması lâzım geldiğini bilsin. Yine bizzat bu sanatla, bedenin tabiatını yani “ilk öğelerden” meydana gelen bedenin tabiatı da öğrenilir. Yine bu sanatla, duyulara ilişkin olan “ikinci öğelerden” meydana gelen bedenin tabiatı da öğrenilir ki bunlara “cüzleri birbirine benzeyen organlar” denir. Yine bu sanatla o “ikincilere” tabi olan “üçüncü tabiat” da öğrenilir; ki bunun da aracı(=alet) organlardan ibaret olduğu görülür.
Bütün bu sözünü ettiklerimizin her birinin ne olduğuna ve neye yaradığına bakarak, canlının bedenine sağladığı fayda bilinir. Burada da kıyasa başvurmaksızın sadece teslim etmek yerine burhan ikame ederek tasdik etmeye ihtiyaç vardır. Kaldı ki, burhan da ancak Mantık sanatı’yla olur. O halde,Hippokrates’ın çizgisinde olduktan sonra, bedenin tabiatını, hastalıkların sınıflarını ve tedavi için nasıl istidlaller yapılacağını bilmekte kendine Mantık Sanatı’nı zorunlu kıldıktan sonra, bu konularda tecrübe edinmeyi sağlayan sükûneti aradıktan sonra, mal kazanmayı küçümsedikten sonra, tabibin filozof olması için gerekli şeylerden geriye ne kalmaktadır?
Nefsin, felsefenin bütün cüzlerini kapsayan ve bu suretle Mantık, Tabiiyyat ve Ahlak cüzlerinin kendisine temine engel olan şeyden uzak durması gerekir. Bu yol, ancak nefs, mal kazanmayı küçümsediğinde ve ondan kendini kurtardığında, adalete aykırı bir iş yapmaktan uzak durduğunda açıktır. Zira insanlar( 83 b), adaletten ayıran şeylerin hepsini yapmaktan ve malı tercihten uzaklaştırıldıklarında ve lezzete sırt çevirdiklerinde kurtulurlar. Tıpkı bunun gibi, onların diğer erdemlere de sahip olmaları gerekir. Zaten bu erdemler birbirine tâbidir.
Bir kimsenin erdemlerden sadece birini elde edip de diğer geri kalan zaruri erdemleri kazanmaması mümkün değildir. Çünkü bütün erdemler sanki bir tek doğru çizgi üzerinde dizilmiş gibidirler. Eğer tabiplerin Tıp tahsil etmek için, evvela zaruri olarak felsefe öğrenmeleri, sonra da tecrübe kazanmaları gerekiyorsa, o zaman tabip olan bir kimsenin, hiç şüphesiz filozof olması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Ben, artık her hangi birinin, tabiplerin sanatlarını gerektiği gibi icra etmeleri için felsefeye muhtaç oldukları konusunda burhan getirmeye ihtiyaç var mıdır bilmiyorum?
Zira bir çok kez açıkça görülmüştür ki, tabiplerden servet düşkünü olanlar gerçek birer tabip değildirler, onlar aklı başında olmayanlardır(=harrâûn). Onlar Tıp Sanatı’nı takdir edilenin zıttına kullanırlar. Bütün bunlardan sonra sen hala kelimeler üzerine didişip, abuk, sabuk konuşup, boşuna tartışarak diyecek misin ki: “Tabip nefsine hâkim olmalıdır, iffetli olmalıdır, maldan uzak durmalıdır, âdil olmalıdır, ama filozof olmasına ihtiyaç yoktur(=filozof olmamalıdır)”, “Tabip, bedenin tabiatını bilir, organların işlevlerini bilir,tedavi için istidlaller yapar ama Mantık Sanatı’nda tecrübe sahibi olmaya ihtiyacı yoktur”? Meselenin hakkını teslim ettikten sonra, kendine hâkim olamayıp, halâ isimler üzerinde tartışmaktan vazgeçmeyecek misin? Bana göre senin için çıkar yol, şayet hala muhalefet ediyorsan, şu anda aklını başına almaktır; saksağanların ve kargaların yaptıkları gibi boş seslerle münakaşalar yapmamaktır. Bütün gayretini nefsü’-eşyâya sarf edip, onları oldukları gibi, tâ ki gerçek halleriyle bilmektir. Artık senin, “Mahir dokumacı veya iyi kunduracıdan her biri, ancak kendi sanatında tecrübe sahibi olmak suretiyle işinin erbabı olur, ama bir kimsenin aynı zamanda, hem âdil, hem burhanda mâhir, hem de tabiatın ne olduğunu bilen bir kişi olması, fakat hem de uygulama yapmaması ve kendisini tecrübeye vermemesi mümkündür” gibi bir söz söylemen mümkün değildir. Bu söz hayası olmayan bir kimsenin sözüdür. Eğer Hippokrates’ın sözünü gerçekten kabul ediyorsak(=benimsiyorsak), bizim evvela felsefeyi kullanmamız gerekir. Şayet bunu yaparsak, o zaman bizim Hippokrates’a benzer kişiler olmamıza bir engel kalmaz. Bilakis onun kitaplarında açıkladığı şeylerin hepsini, gerektiği gibi bilir de bize düşeni bizzat kendimiz çıkarırsak, işte o zaman, ondan daha ileriye gitmiş oluruz.
Galenos’un “Erdemli Tabibin Bir Filozof Olmasının Zorunluluğu” konusundaki makalesi tamam oldu.
Bunu Halid b. Ebi’r-Rebi’ el-Endülüsî’nin kendisi 457 yılının Rebiülâhir’inde yazdı. Hamd, tam bir kudret ve tam bir nimet sahibi olan Allah’a aittir. Onun elçisi Muhammed’e ve onu temiz soyuna tam bir teslimiyetle dua ve selam ederiz.
Bu nüsha kendisinden istinsah edilen asıl nüsha ile karşılaştırıldı. Hamd Allah’a aittir. Onun resulü Muhammed’e ve soyuna O’nunla dua ederiz.
Not: Eserin başındaki besmelenin ve ondan sonra gelen ilk cümle ile eserin sonunda yer alan dua cümlesinin müstensih tarafından ilave edildiği anlaşılmaktadır.Bu husus o dönemlerin klasik metinlerinde hep gözüken bir özelliktir. Tercüme ettiğimiz orijinal nüshaya aynen sadık kaldık.
Kaynaklar:
Arkoun, M, Contribution à l’Etude de l’Humanisme Arabe Au IV/X ème Siècle:Miskawayh Philosophe et Historien, Etudes Musulmanes, XII, Librairie Philosophique, J. Vrin, Paris, 1970
Birunî,Ebu Reyhan, Kitabun Fî Tahkiks Mâ li’l-Hind, Matbaatu Meclis-i Daireti’l-Ma’ârifi’l-Osmaniyye, Haydarabat, Hindistan, H.1377/M. 1958
İbn Cülcül, Tabakatu’l-Etibba ve’l-Hukema,Tahkik: Fuad Seyyid, 2. Baskı, Beyrut, 1985
İbn Ebî Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’ Fî Tabakâti’-l-Etibbâ, Daru’l-Mektebeti’l—Hayat, Beyrut, ts.
İbnu’n-Nedim,el-Fihrist, tahkik:İ. Ramazan, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1994
Kıftî, Kitabu İhbâru’l-Ulemâ bi-Ahbâri’l-Hukemâ, tahkik: A.Naci el-Cemalî ve M. Emin el-Hancî, Mısır, H. 1326
Küyel, M.T., Bilimin Felsefeye dayandığı Görüşünün Bir Timsali Olarak Galenos, Erdem, Atatürk Kültür Merkezi Dergisi,C.4,S. 11, TTK. Basımevi, Ankara, 1989
Mes’ûdî, et-Tenbih ve’l-İşrâf, Mektebetu’l-Asriyye, Bağdat, 1938
Yakıt, İ., Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar, Ötüken, Neşriyat, İstanbul, 2002
Yakıt, İ., Semantik Analizler Işığında Hikmet, Hekimlik ve Tababet Kavramları, VII. Türk Tıp Tarihi Kongresi, bildiri